Sayın Hüseyin Çelik,
Bir eğitimcinin, hele ki bir dönem Millî Eğitim Bakanlığı yapmış bir kişinin, tarihî şahsiyetler hakkında söz söylerken taşıdığı sorumluluk sıradan bir yorumcunun sorumluluğu değildir.
Çünkü öğretmen yetiştiren, nesillerin hafızasına dokunan makamlar; sadece bilgi aktarma değil, aynı zamanda tarih şuuru kazandırma makamlarıdır.
İşte tam da bu yüzden bazı sözler, söyleyen kişinin makamı ve geçmişi sebebiyle daha fazla sorgulanır.
Sultan II. Abdülhamid Han hakkında konuşmak; yalnızca bir siyasi tercihi açıklamak değildir. Bir imparatorluğun en zor dönemlerinden birini, uluslararası kuşatmaları, diplomatik mücadeleleri ve devletin ayakta kalma çabasını anlamayı gerektirir.
Abdülhamid Han'ı sevmek veya eleştirmek elbette mümkündür. Ancak bir tarihî şahsiyeti değerlendirirken, o dönemin şartlarını görmezden gelmek; bugünün siyasi tartışmalarını geçmişin üzerine giydirmek, tarihî muhakeme açısından ciddi bir eksiklik doğurur.
Çünkü tarih, kişisel kanaatlerin yarıştığı bir alan değil; vicdan, bilgi ve derinlik isteyen bir hafızadır.
Bir devlet adamının hatalarını söylemek başka şeydir; onun yaşadığı dönemi tek boyutlu bir anlatıya sıkıştırmak başka şeydir.
Sultan II. Abdülhamid Han dönemini anlamak isteyen kişi, sadece iç siyasi tartışmalara değil; Osmanlı Devleti'nin karşı karşıya kaldığı dış baskılara, Avrupa devletlerinin hesaplarına ve parçalanma sürecinin dinamiklerine de bakmak zorundadır.
1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı, Osmanlı toplumunun farklı kesimlerinde farklı karşılıklar buldu. Kimileri bunu hürriyetin yeniden doğuşu olarak görürken, kimileri devlet otoritesinin sarsıldığı bir dönüm noktası olarak değerlendirdi.
Ancak bundan sonra yaşanan gelişmeler de tarihin bir parçasıdır.
Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinin ardından Osmanlı Devleti çok kısa bir süre içinde büyük toprak kayıplarıyla karşı karşıya kaldı. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı, imparatorluğun siyasi haritasını değiştirdi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda asıl mesele şudur:
Bir insan, özellikle de topluma yön vermiş bir eğitimci, tarihî bir şahsiyet hakkında hüküm verirken ne kadar derinlikli düşünmelidir?
Diploma sahibi olmak, her zaman tarihî feraset sahibi olmak anlamına gelmez.
Akademik unvan, insanı otomatik olarak hakikatin sahibi yapmaz.
Bilgi; eğer hikmetle, vicdanla ve tarih şuuru ile birleşmezse, sadece kuru bir birikim olarak kalabilir.
Bizim itirazımız tam da buradadır.
Bir milletin hafızasında yer etmiş şahsiyetlere yaklaşırken kullanılan dil, sadece bugünkü tartışmayı değil; yarının tarih algısını da şekillendirir.
Bu yüzden mesele sadece Abdülhamid Han meselesi değildir.
Mesele, tarihe nasıl baktığımız meselesidir.
Çünkü geçmişine haksızlık eden toplumlar, geleceğini sağlıklı inşa edemez.
