google-site-verification: googlef0035b850bee1c6b.html

Bir Terör Örgütü Üzerinden Emperyalist Propaganda

"Bir sabah uyandık, özgürdük..."

Son günlerde sosyal medyada dolaşıma sokulan ve "23 Temmuz 1908 İttihat ve Terakki Ayaklanması" başlığını taşıyan paylaşım, ilk bakışta masum bir tarih anlatısı gibi görünse de, satır aralarında çok daha derin bir ideolojik yönlendirme barındırmaktadır.

Paylaşımın merkezinde yer alan "Bir sabah uyandık, özgürdük." sloganı, yalnızca II. Meşrutiyet'i romantize eden bir tarih okuması değildir; aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin son on beş yıllık çöküş sürecini görmezden gelen, hatta meşrulaştırmaya çalışan tek taraflı bir anlatının ürünüdür.

Tarih; sloganlarla değil, sonuçlarla okunur.

Bugün bazı çevreler tarafından "özgürlük hareketi" olarak sunulan 23 Temmuz 1908 süreci, kanaatimizce Osmanlı Devleti'nin yönetimine yönelik fiilî müdahalenin başlangıç noktasıdır. II. Abdülhamid Han, Rumeli'de örgütlenen askerî kadroların baskısı altında Kanun-ı Esasi'yi yeniden yürürlüğe koymak zorunda bırakılmış; böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti devlet yönetiminde belirleyici bir güç hâline gelmeye başlamıştır.

Bu süreç, 23 Ocak 1913'te gerçekleştirilen Babıâli Baskını ile ikinci ve kesin safhasına ulaşmıştır.

Silahlı bir grup tarafından Babıâli basılmış, Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa istifaya zorlanmış ve devlet yönetimi fiilen İttihat ve Terakki kadrolarının kontrolüne geçmiştir.

İşte bu nedenle 1913, 1908'de başlayan sürecin tamamlanmasıdır.

Padişah vardı.

Sadrazam vardı.

Bakanlar vardı.

Fakat devletin gerçek karar merkezi artık başka bir yerdeydi.

Tarihî belgeler göstermektedir ki özellikle 1913 sonrasında Osmanlı Devleti'nin askerî ve siyasi kararları büyük ölçüde Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa'nın başını çektiği İttihat ve Terakki yönetimi tarafından belirlenmiştir.

Peki bu yönetim döneminde Osmanlı Devleti ne kazandı?

Kronolojiye bakalım.

Henüz II. Meşrutiyet'in ilanının mürekkebi kurumadan, 5 Ekim 1908'de Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.

Ertesi gün Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek'i ilhak etti.

Girit meselesi Osmanlı'nın aleyhine gelişti.

Arnavutluk'ta peş peşe isyanlar başladı.

Rumeli'deki Osmanlı otoritesi hızla çözülmeye başladı.

1911 yılında İtalya, Trablusgarp'a saldırdı.

Osmanlı Devleti Kuzey Afrika'daki son toprağını da kaybetti.

Henüz bu savaş sona ermeden Balkan devletleri birleşerek Osmanlı Devleti'ne saldırdı.

1912-1913 Balkan Savaşları sonunda imparatorluk yalnızca toprak kaybetmedi; beş asırlık Rumeli medeniyetinin büyük bölümü de elden çıktı.

Selanik gitti.

Manastır gitti.

Kosova gitti.

Üsküp gitti.

Yanya gitti.

Yüz binlerce kilometrekare vatan toprağı birkaç ay içerisinde kaybedildi.

Milyonlarca insan muhacir durumuna düştü.

Ardından 23 Ocak 1913'te Babıâli Baskını gerçekleştirildi.

Artık devlet yönetiminde hiçbir denge mekanizması kalmamıştı.

İttihat ve Terakki, fiilî iktidarını açık bir siyasî hâkimiyete dönüştürmüştü.

Sonrasında ise tarihimizin en büyük felaketlerinden biri yaşandı.

1914 yılında Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'na girdi.

Çanakkale'de büyük bir destan yazıldı.

Kut'ül Amare'de büyük başarı kazanıldı.

Ancak savaş yalnızca bu cephelerden ibaret değildi.

Kafkasya...

Irak...

Suriye...

Filistin...

Hicaz...

Yemen...

Kanal...

Galiçya...

Romanya...

Makedonya...

İmparatorluk onlarca cephede aynı anda savaşmak zorunda kaldı.

Milyonlarca insan hayatını kaybetti.

Devlet ekonomik olarak çöktü.

1918'de Mondros Mütarekesi imzalandı.

Ardından Anadolu işgal edildi.

Ve nihayet Millî Mücadele başladı.

1922 yılında saltanat kaldırıldı.

Altı asırlık Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekildi.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir:

1908'i yalnızca "özgürlüğün başladığı gün" olarak anlatanlar, bu kronolojinin neresindedir?

Bulgaristan'ın bağımsızlığını neden anlatmazlar?

Bosna-Hersek'in ilhakını neden görmezden gelirler?

Trablusgarp neden yoktur?

Balkan faciaları neden birkaç satırla geçiştirilir?

Birinci Dünya Savaşı'nın ağır bilançosu neden romantik sloganların gölgesinde bırakılır?

Çünkü propaganda, gerçeğin tamamını anlatmaz.

İşine gelen kısmını anlatır.

Bugün sosyal medyada dolaşıma sokulan bu tür metinler yalnızca tarih anlatısı değildir.

Bunlar aynı zamanda hafıza inşasıdır.

Milletlerin hafızası değiştirildiğinde, geleceği de değiştirmek kolaylaşır.

Önce kahramanlar değiştirilir.

Sonra hainler yeniden tanımlanır.

Ardından devlet geleneği sorgulanır.

En sonunda ise milletin tarih şuuru aşındırılır.

Emperyalizmin yüzyıllardır uyguladığı yöntemlerden biri tam da budur.

Elbette tarih tek sesli değildir.

Farklı yorumlar yapılabilir.

Ancak hiçbir tarih okuması, yaşanmış sonuçları yok sayamaz.

Hiçbir slogan; kaybedilen toprakların, göç yollarında hayatını kaybeden yüz binlerin, savaş meydanlarında toprağa düşen milyonların ve tarihten silinen bir cihan devletinin üzerini örtemez.

Tarih, yalnızca "bir sabah uyandık" cümlesiyle yazılamaz.

Çünkü bazı sabahlar özgürlüğün değil, uzun bir felaketler zincirinin başlangıcı olabilir.

Bugün bize düşen görev; tarihi sloganlardan değil, belgelerden okumaktır.

Geçmişi romantik anlatılarla değil, sonuçlarıyla değerlendirmektir.

Ve en önemlisi...

Milletimizin tarihini, onu parçalamak isteyenlerin değil; onu anlamaya çalışanların gözünden okumaktır.

Kalın sağlıcakla.

YORUM EKLE